Haberler

Cingöz Kedisinin Hikayesi

Bay A, yürüyüşten evine döndüğünde sandalyelerinden birine oturdu. Otururken bu sefer daha yakınlardaki yaşadıkları aklına geldi. Bir adamın trene köpeğini almasına yardımcı olmuştu. İstasyonunun karşısındaki otelde kalmaya başladığı zamanlardı. Özellikle Cuma günleri köylü çocuklar şehirden kendi kasabalarına, köylerine dönerlerdi. Bay A da o çocukların gittiği trenlerden biri ile yolculuk yapmıştı.

Biletini alıp, tam trene geçecekken yanında siyah köpeği ile kendi yaşlarındaki bir adam da çıkmaya çalışıyordu merdivenlerden vagona. Ama köpek girmek istemiyordu kapıdan. Adam ipinden çekiyor, içeri almaya çalışıyor, köpek ise inatla girmemek için direniyordu. Bay A’dan yardım istedi. Yardım çağrısı üzerine Bay A adamın söylediği şekilde tasmaya bağlı ipten tuttu, adam da köpeği kucakladı ve zorlukla da olsa içeri aldılar. Köpek çok korktu, adamın bacaklarına yapıştı girdiğinde.

Vagonda, yolcuların arasında, ortalıkta bekletmek de köpeği uygun görünmüyordu. Adam kompartımanlara baktı girebileceği yer var mı diye. Birinde buldu. Köylü çocukların oturduğu kısımda köpek, aynı insan gibi oturdu en kenara, adamın yanına. Hızla nefes alıp veriyor, gözünü sahibinden ayırmıyordu. Köylü çocuklar, köpeği ilgiyle karşıladılar, kendi memleketlerindeki köpeklerini hatırlayanlar oldu. Çok güzelmiş bu dediler. Hayvanları güdebilir mi acaba diye sordular.

Tren durdu, bekledi, durdu ve böyle şeylerin ardından hareket etti. Şehirden çıkıp, yükseklere doğru tırmanmaya başladı. Ama henüz dağlık alanlara gelinmemişti ki kompartımanın kapısını bilet kontrolü var diyen memur açtı. Kapıyı açmasıyla da şaşkınlık içinde kaldı. Eşikten içeri adımını atmadı, baktı baktı ve sonra bu nedir böyle dedi. Köpeğin sahibi köye götürüyorum diye cevap verdi. Ne yapayım, başka götürecek araç bulamadım. Memur bu yasak dedi. Şimdi bu köpek birini ısırsa kim verecek hesabını? Adam o bir şey yapmaz diye karşılık verdi. Memur ekledi, önce biletlerinizi göreyim, gelecek istasyonda inin trenden, benim başımı da derde sokmayın. Bu sırada kompartımanda olan Bay A da memura, biz bu çocuklarla kompartımandan ayrılır kapıda bekleriz, kapıyı da örteriz, böylelikle köpek kimseye zarar veremez, artık başka çaresi yok, gitsinler olmaz mı diye sordu. Memur düşündü. Ama ben sorumluluk kabul etmem, sorumluluk sizin o zaman diyerek uzaklaştı.

Tren engebeli araziden yavaş yavaş tırmanırken bir ara hızını azalttı, iyice yavaşladı küçük istasyona benzer kulübenin yanında, duracak gibi yaptı. Dışarıda lojman şeklinde inşa edilmiş evler görünüyordu. Evet, bir devlet işletmesinin lojmanlarıydı görünenler. Evlerin biçimi, aralarındaki geniş park gibi boş alanlar ve yollar kendini hemen belli ediyordu. Tren yavaşlayınca kompartımanın içindeki adam köpeği ile dışarı çıktı. Koridordan yürüdü, baş tarafa vardı. Köpeğin tasmasını çıkardı ve onu kapıdan aşağı itti. Köpek havladı, bağırdı, koştu ama tren tekrar hızlanınca geride kaldı ve sesi duyulmaz oldu sonra. Sahibi ise oturduğu kompartımana dönmedi, vagonların diğer taraflarına gitti

Bay A’nın yaşadığı bu olaydan haftalar sonra çoğunlukla beyaz, başının üst kısmında, kuyruğunda ve ayaklarında sarı, turuncuya çalan sarı tüyleri olan bir kedi yaklaşık yarım saattir bekliyordu evlerinin yanındaki büyük çınar ağacının dibinde akşam vakti. Beklerken çevresine bakıyor, gelip geçen başka kedileri izliyor, bazen arka ayağı ile kulağını kaşıyor, kuyruğunu sallıyordu oturduğu yerde. Etrafında hareketini değiştirecek nedenler olmadığı için aynı şeyleri yapmayı sürdürüyor ve yaptıklarını da yeniden yeniden tekrarlıyordu. Hareketini değiştirecek neden olmadan niye değiştirsin ki?

Bir ara uzaktan, duman gibi tam gri renkli, iri bir başka erkek kedi geçti. Yakından geçse belki onunla kavga edebilirdi ama uzaktan geçti. Onu gördüğü andan itibaren, gözden kayboluncaya kadar izledi. Gri kedi, otların arasından belirdi, düz çizgi izleyerek, yavaş adımlarla ve umursamaz tavırla yolculuktaymış gibi yürüyüp gitti. Aslında o da kendisinin görüldüğünü, izlendiğini biliyordu ama hiç umursamıyordu. Güçlü ve atılgan bir kediydi. Kavga çıkarsa kavga yapardı elbet ancak bugün yapmasa da olurdu. Kendine güvendiği için izlenmesine aldırış etmiyordu. Ama şu vahşi ev kedileri ile uğraşmak onun için bile yorucu oluyordu canı istemeyince. İşte şimdi de ağacın altında durup, kendine bakan ve adı Cingöz olan beyazlı kedi görünüyordu oralarda. Baksın bakalım. Cingöz de öyle bakıyordu işte. Gözleri parlak Cingöz, bakımlı Cingöz öyle baksın.

Arkasında koskocaman çatal gövdesi, görkemli dalları, yemyeşil yaprakları olan çınar ağacı bulunuyordu şimdi Cingöz’ün. Sırtını o ağaca dayamıştı. Çevresinde yeşil, sarı otlar akşamın son ışıkları ile hafif parlıyordu.

Hep aynı hareketleri tekrarlıyor dendi ama dikkatle bakınca hep aynı gibi de olmayabilirdi. Bir karınca geldi örneğin ayaklarından tırmanmak istedi. Hızla sallayarak fırlattı onu üzerinden. Sonra bir sinek uçtu yanından. Sineğe de pati attı ancak denk getiremedi. Sinek başının kenarında iki tur dolanarak uçtu. Cingöz de onun uçuşuna göre başını çevirdi.

Az ilerideki boş alanda çocuklar top oynuyorlardı. Karmakarışık, onların seslerini duyuyordu. Çocukların top oynadığı yerde de çok dolaşmış bazen de oturmuştu. Ağaç bulunmayan ve ayak altında kalmaktan düzleşmiş saha özellikle geceleri kenarında saklanarak gelip geçenleri izlemek için iyi imkan sağlıyordu. Kış aylarında üzerinde koşulmayınca ve baharda da yağmurlar yağıp, güneş ısıtınca otlar gürleşiyordu ancak şimdi o gürlük kaybolmuştu.

Keşke artık gelseydi beklediği kişi. Yarım saat önce hızla kapıya yönelmiş, kapının önünde heyecanla durmuştu. Evdeki kadın sahibine bakıyordu bir, bir de kapıya. Arada da miyavlıyordu kuyruğunu dolandırarak. Kadın iyi hadi, çık bakalım dedi. Kapıyı açınca hızla ve sevinçle fırladı dışarı. Küçük bir gezinti yaptı evin çevresinde. Sonra çınar ağacının dibine varıp beklemeye başladı. Acaba biraz daha mı dolaşsaydı ki? Ama o zaman da ya gelirse ya kaçırırsa gelmesini beklediği kişinin gelişini. Telaşlandı. En iyisi bekleyeyim dedi.

Ağacın tepesinden de kuş sesi duyuluyordu. Başını yukarı çevirdi. O kadar sık yapraklı bir ağaçtı ki kuşun, bulunduğu yerden görülmesi mümkün değildi. Zaten görse de ne yapacaktı? Gidip onu yakalamaya mı çalışacaktı? Belki olabilirdi, neden olmasın? Aslında güzel de olabilirdi ama asla böyle bir şey yapmayacağını biliyordu. Zaten aç değildi yani. Aç olsa belki uğraşırdı ama şimdi asla olmaz. Yine de çıkıp yakalamak lazımdı. Yakalamayı istiyordu. Yakalasa güzel olurdu. Bir defasında bir kuş yakalamıştı. Epey zaman önce. Ne kadar oynamıştı onunla, ne çok sevinmişti, ne hoş gelmişti. Sonra da bu kuşu götürüp, evlerinin balkon kapısının önüne koymuş, kendisi de balkonun kenarına yatıp beklemişti. Ev tek katlı bir evdi ve balkon yere çok yakındı. Sahibi görünce kuşu ve az ötedeki, ilerideki Cingöz’ü, hemen anlamıştı ne olduğunu. Cingöz’e biraz da kızmıştı, neye yakaladın, yazık değil mi bu kuşa diye. Halbuki güzel bir şeydi bu, kuşlar zaten yakalanmak için olan varlıklar değil miydi? İnsanlar da garip yaratıklar yani.

Sahibi kızınca ön ayaklarını uzatmış başını ayaklarının arasına koymuş, gözlerini hafif kısmıştı. Kendisinin kuşun yakalanması ile ilgili olduğunun bilinmesini istiyor ama o anda bu ilginin kurulmasını istemiyordu. Bu yapılamaz mıydı? Niye yapılmasın? Sürekli yaptığı bir şeydir bu Cingöz’ün. Kuşu yakalar ama kuşu yakalanması bu evrenin düzenidir. Karşı konulamaz ki buna. Kuş varken yakalamamak olur mu? Şimdi şu ağacın tepesindeki kuşu yakalayabilse yine güzel olurdu. Ama mümkün değildi. Görünmüyordu bile yapraklardan. Yapraklar da ne kadar çoktu. Sallanıyorlardı bazıları yavaşça. Şimdi de ağaçtan bir örümcek sarkıyordu bakın. Ne garip şeyler var şu dünyada. Örümcek nedir ya? Yiyecek olsan yenmez, oynayacak olsan oynanmaz. Öldürüp yok etmek lazım aslında hepsini. Belki küçük yavru kediler oynayabilir onlarla. Öyle ama görünüşleri de tuhaf. Tehlikeli gibi sanki. En iyisi uzak durmak. Hiç uğraşmamak. Uğraşmayalım tamam da o da gelip üstüne sarkıyor. Başlı başına rahatsızlık verici bir durum. Gitsin başka yerden sarksın. Şimdi yerini mi değiştirseydi acaba. Ama bu arada ya beklediği kişi gelirse. Ya onun gelişini tam olarak yakalayamazsa ne olacak? Çok sinir bozucu bir durum. Gözünü yoldan ayırmadan yer değiştirebilir miydi acaba? O an gelmezdi hemen belki. Tamam da şu an tam bekleme durumundaydı. Bu durumu bölmesi de şu pis örümceğin kötü bir şeydi. Hiç kıpırdamadı. Tam gözünün önünden geçti örümcek ve yere indi. Şuna bir pati vurup öldürse miydi ki. Öldürmedi. İzledi onu. Örümcek gözünün önünden yere indi sonra da yürüyüp gitti. Arkasından ağı koptu ve bir bölümü kuyruğuna çarptı. Yine sinir oldu. Kuyruğunu hızla bir o yana bir bu yana sallayıp sonra da yere çarptı. Sonra sessizlik oldu. Yanından, yakınından hiçbir şey geçmedi. Yalnızca top oynayan çocukların sesleri geliyordu ara ara kulağına.

Kaç kez karşılamıştı acaba bu şekilde akşamları sahibini. Çok kez. Bunu çok seviyordu. Yanında yürüyor neşeyle sonra öne doğru koşuyor ve az ilerideki yürüme yolunun yanındaki nar ağacını tırmalıyordu. O ağacın gövdesi her akşam tırmalanmaktan izlerle dolu hale gelmişti. Ama bu yaptığı, zararlı görülebilecek bir şey de değildi. Tırmalansa da tırmalanmasa da ağaç çok güzel ağaçtı. Mevsimi gelince nasıl hoş çiçekleri açardı. Tırmalandı diye çiçek açmadığı olmadı hiç. Sonra yeşilden sarıya sarıdan kırmızıya dönen ve büyüyen meyveleri, gösterişli iri meyveleri. Büyüyünce ağırlıktan dalları sarkıtırlardı. Bazıları hafif yarılırdı. Meyveler büyüyünce çocuklar gelir, gizlice alır, gidip yerlerdi. Yesinler tamam ama bazıları bu çocukların çok fena oluyordu. Daha doğrusu çoğu. Kedilere karşı düşmanlıkları vardı sanki. İşçi çocuklarıydı bunlar. Yönetici çocukları daha iyiydiler. Özellikle anneleri, kedilerin ne güzel şeyler olduğunu söylüyordu yanlarında. Kendisi gibi kedilerin böyle sevgiye, oyuncak muamelesi görmeye de ihtiyaçları yoktu. Asla bu tür bir duruma karşılık vermezlerdi. Mesela şu geçip giden gri kedi de öyleydi. Kendini okşatmaz ve güzel sözler söylendiğinde herhangi bir hareket yapmazdı yapacağından fazla. Ama bazı kediler yapardı. Gelip dolanırlar ve başlarını sürerlerdi seven insanlara hemen. Onların taktiği de buydu işte. Hemen kendilerini sevdirirler, insanların peşlerinden giderlerdi. Bu yolla yemek alan, hatta ev bulan bile çok olmuştu. Ama tersi de oluyordu bazen. Bu işçi çocukları geliyorlar. Ağızlarında bir küfür, bir hakaret bir dalga geçme sözleri. Hemen belli oluyordu geldikleri. Böyle geldiklerinde kedilerin buralarda gezdiğini görüyorlar, bir şekilde keşif yapmış oluyorlardı. Cingöz bunları biliyordu da her kedi bilmezdi. Çünkü bu çocuklar diğer çoğu kediyi kandırırlardı. Keşif yaptıktan sonra onların yanlarına geldiklerinde daha sakin ve sessiz olurlar, kedilere güzel sözler söylerlerdi. Bazen de etli yiyeceklerle gelirlerdi. İşte o kendilerini sevdirmeye meraklı kediler bu durumda tuzağa düşmüş olurlardı. Bazı kedilerin yavrularını alıp götürüp fırlatıp öldürmüşlerdi. Büyük olanları da köpeklerinin önüne atıp kovalatıyorlardı. Kim bilir kaç kedi bu yolla ölmüştü. Cingöz gibi kediler ise arkadaşlığı severdi. Hatta bu gri kedi var ya o arkadaşlığı bile sevmezdi. Kendi yiyeceğini kendi bulurdu. Kuş avlardı o çok. Yılan bile avlardı. Gerçi yılanı bir kez Cingöz de avlamıştı. Cingöz arkadaşlığı severdi. En çok sevdiği şey sahibi ile birlikte eve yürümek, bir de birlikte televizyon izlemekti. Masanın üstünde yatmayı ve sahibinin bunu anlayışla karşılamasını da çok seviyordu. Sahibi dense de aslında Cingöz, sahiplerini bir çeşit arkadaşı gibi görürdü. Hem arkadaş hem de sahip. Tam sahip değil ama. Böyle bir şey işte. Böyle bir şeyler olabilir, olamaz değil. Bir şey hem bir şey hem de başka bir şey olabilir. Olamaz değil. Kedilerin akılları ve hisleri farklı görünenlerin, aynı anda aynı şeyle ilgili olduğunu da anlayabilir. Şu anda da ağacın altında bekliyor hem bekliyor hem seviniyor hem özlüyor hem de düşünüyordu anlık süreler içinde işte. Yılanı yakalaması da aklındaydı. Balkonda otururken bir yaz günü öğle vakti, hareketlilik olmuştu otların içinde. Ses de duyulmuştu, akma sesiydi, baktığında dalgalanan otlar, akan bir şeyin gittiğini gösteriyordu. Sesi duyması ile gözünü açıp o tarafa dönmesi bir oldu. Kendisi ses etmedi ama. Hareket sürdü ve yılan otların arasından çıkıp balkona doğru yöneldi. Kapı açık olsa belki de içeri bile girebilirdi. Cingöz bir anda aslan gibi atladı yılanın üzerine. Yılan o anda fark etti Cingöz’ü ve tortop olup başını gövdesinin altına sakladı. Böylece beklemeye başladılarsa da yılan başını çıkarmadı ve hiç pozisyonunu değiştirmedi. Beklemekle olmayacaktı. Geri çekildi uzağa, oradan gitmiş gibi yaptı ve saklandı. Yılan bir müddet sonra hafifçe başını çıkarıp baktı. Cingöz’ün yanında olmadığını anlayınca hemen kaçtı. Bunu gören Cingöz de peşinden koştu. Yılan küçük bir çalının içine girdi ve yakalanmaktan son anda kurtuldu. Cingöz bu kez de çalının dibinde beklemeye başladı. Gitmiyordu. Kadın sahibi gördü onu zaman geçince. Çağırdı çağırdı. Cingöz hareketini hiç değiştirmeyince ve onun dikkatle çalının içine baktığını görünce kadın da geldi yanına ve yılanı gördü. Çok korktu. Hemen gidip yandaki komşulara haber verdi. Komşu adam geldi elinde uzun bir demirle. Yılana vura vura öldürdü onu. Şimdi sahibi yolda mıydı acaba? Koşacaktı yine önünden görünce onu. Ama önce kendini gösterecek sonra koşacaktı. Sonra nar ağacını gidip tırmalayacaktı. Biraz tırmalayıp orda beklerdi. Sahibi yetişsin yanına diye. Bazen sahibi de oyun yapıyordu. Onun ağacın yanında beklediğini biliyor bu durumda ya yolunu değiştiriyor ya da bekliyordu. Olsun. Cingöz de tekrar dönüp sahibinin yanına gidiyordu. Ama bu durumda ikinci kez ağacı tırmalamıyordu. Gerçi tırmaladığı zamanlar da olmuştu. Sessizce düşünüyordu Cingöz. Bazen kulaklarına top oynayan çocukların sesleri geliyordu. Sahibi geliyor muydu acaba? Sahibinin aklında da kendisi var mıydı acaba? Bir an onun gözüyle gördü kendisini. Ağacın altında arkadaşı duruyordu. Yanına vardığında birlikte eve gideceklerdi. Eve geldiği için hem kendi sevinecekti hem de Cingöz. Belki bir şey söylerdi ona, nasılsın falan derdi. O da cevap verirdi. Bu sahipleri bazen kedileri tam anlayamıyorlardı. Şimdi kendisi sahibi olunca arkadaşı Cingöz’ün, onu çok daha kolay anlayacaktı.

Geçmiş zamanlarda arabayla uzak yerlere götürüp başkasına vermek istemişlerdi onu. Ne kadar çok istememişti gitmeyi. Hiç anlamamışlardı başlangıçta ama sonradan nasıl olmuşsa anlamışlardı da geri getirmişlerdi. Evine döndüğünde bayram gibiydi her şey. Öyle neşe dolu olmuştu. Saatlerce gezmişti çevreyi. Evet bu insanlar değişik yaratıklardı. Anlamıyorlardı olanı. Ruhları ile akılları uyumlu olmayabilirdi belki. Ne tür bir his onlardan, kendisini uzaklara götürmelerini istemişti?

Köpekler de öyleydi. Organize halde geziyorlardı örneğin. Organize halde gezmek ne içindi yani? Organize olun, birlikte gezin diye kim söylüyordu ki onlara? Kimse söyleyemezdi. En azından kendisine böyle bir şey dense asla kabul etmezdi. Ruhu kabul etmezdi ve o ruhunun çevresi ve dünya ile tam uyum içinde olmasına özen gösterirdi. Daha doğrusu başka bir şey yapması mümkün değildi neredeyse. Bilmeyenler bunu anlayabilir miydi, hakkında düşünülenler bile tam anlamayabilirdi. Ağacın altında oturmuş bekliyordu ya, oturuşu ve bekleyişi onun bir kararı gibi görülecek olsa da aslında öyle değildi. Gerçeklik, olan biten her şeye istekli bir biçimde uyması ve uyumlu olmasıydı. Böyle yapmayanlar nasıl mutlu olabilirdi ki? Olamazlardı. Köpekler mesela daha zor mutlu olurlardı. Birçok kez görmüştü bunu. Bir keresinde siyah büyük bir köpek ve yanındaki üç köpek daha yağmurlu bir gecede dolaşıyorlardı evlerin yanında. Kendi sahipleri kedileri çok sever ve onlara yiyecek ve su verirdi. Bunu bilen kediler de hep onlara yakın olmak isterlerdi. Yakın olan kedilerle daha sonra dostluk oluşur ve evin çevresine, balkona falan sepet ve kutulardan kedilerin sığınabileceği yerler yaparlardı. Çoğu da balkonun iç tarafındaydı. Çünkü balkonun üstü kapalıydı ve buraya yağmur ya da sıcak çok gelmiyordu. Hem hasta olmaktan hem de köpeklerden falan korunuyorlardı. Sahipleri hasta olan kedilere ilaçlar verirler, onları iyileştirmeye çalışırlardı. Bir de köpeklerden korurlardı. Köpekler kedilere saldırılar, sahipleri de köpekleri kovalarlardı. Sahiplerinin bu davranışı tabi ki iyiydi. Ama sahipleri mutlu muydular? Bazen mutlu bazen değil. Demek ki olup, biten şeylerle tam uyum içinde değillerdi. Bazen onlara üzülüyordu. Hatta birkaç kere onları terk etmek istemiş günlerce eve gelmemişti Cingöz. Kendisinin de sahiplerinin mutlu olamamasında bir sorumluluğu olabilir miydi? Kediler için hayat daha kolaymış gibi görünse de şimdi ağacın altında oturup bunlar zihinden geçince bazı şeyler de sanki zordu.

O büyük siyah köpek ve diğer üç köpek gecenin ilerleyen saatinde dolaşmaya çıkmışlardı. Birisi de daha küçük yavru köpekti. Aslında amaç dolaşmak değil, kedileri öldürmekti. Özellikle geç saatlerde geliyorlardı ki herkes ve insanlar uyumuş olsun. Ve hiç ses çıkarmıyorlardı neredeyse. Çok yavaş ve az haberleşiyorlar, duyulmayacak şekilde hareket ediyorlardı. Koklayarak her ağacın dibini dolaşıyorlar gibiydi. Ama aslında varacakları yeri iyi biliyorlardı. Çünkü daha önceden gelip, keşif yapmışlardı. O küçük köpek de balkon demirlerinin altından geçebilsin de içerideki kedilere ulaşsın diye getirilmişti. Her biri balkonun dört bir yanına yanaştı. Kedilerin kaçış yolları tutulmuştu. Sonra küçük köpek demirlerin arasından geçti ve orada ilk gördüğü kediye saldırdı. Diğerlerinin çoğu köpeklerin gelişini görmüşler ve hemen yakındaki ağaçlara tırmanmışlardı. Balkonda yavruları ile anne kedi ve daha ergenlik yaşına yeni ulaşmış başka bir kedi vardı. Anne kedi yavrularını bırakamazdı. O gitmemişti. O artık savaşacaktı. Öyle de yaptı. Küçük köpek yaklaşınca yanına atlayıp ağzını burnunu tırmaladı, kanlar içinde bıraktı. Bu acıyla bağıran köpekten, ilerideki ergen kedi ki ona Işık derlerdi sahipleri, korkarak kaçtı ama diğer köpeklerin arasında kaldı balkondan inince. Her bir tarafından ısırdılar, havalara atıp tutarak, onunla top gibi oynadılar. Işık bağırdı bağırdı ama kurtulamadı. Bu arada sahibi olan erkek çıktı ve elinde sopayla köpeklere yaklaştı. Siyah köpeğin sırtına vurdu. Çok acımış olmalıydı. Kaçtı siyah köpek. Onun kaçtığını gören diğerleri de kediyi bırakıp, kaçtı. Kaçmayıp ne yapsınlar? En azından burada olması gereken şekilde davranmışlardı. Yağmurlu bir gündü. Biraz kaçtıktan sonra ileride durup, yavaş yavaş yürümeye başladılar birlikte. Cingöz de yolları üzerindeki bir ağaçtaydı. Onun varlığını hissettiler. Siyah köpek ağaca baktı. Cingözle göz göze geldi. Köpeğin yüzünde derin bir acı vardı. Emin olunabilir ki sadece bedensel acı değildi gözlerindeki. Bir koyu kederdi o aynı zamanda. Kedilerin yüzünde bu kederi hiç görmemişti.

Sahipleri Işık’ı buldular. Evlerinin içine aldılar. Güzel bir sepet hazırladılar. İçinde yumuşak örtü koydular. Su verdiler, yiyecek verdiler. Kadın ağladı. Bir müddet yanında kaldı onun. Işık sabah olunca, yeryüzü aydınlanınca, kuş ve insan sesleri gelmeye başlayınca etraftan, yani o zaman öldü. Yaşayamadı. Kadın yine ağladı, ağladı.

Cingöz oturuyordu, birazdan sahibi gelecekti. Oturmasını gerektirmeyen bir durum olsa oturmazdı. Aslında kimi zaman oturmakla biraz çıkıp dolaşmak arasındaki çizgi de çok belirsizleşiyordu. İki istek de neredeyse eşitleniyordu. Hangisi geçerse onu yapardı tabi ama ya arada kalırsa. O zaman da telaşlanıyordu bazen. Durup dururken ani bir şekilde kuyruğunu sallıyor ve yalanıyordu. Yakındı sahibinin gelmesi. Zaten çoğu gün bu saatlerde gelirdi. Bekledi, bekledi Cingöz ama gelmedi sahibi. Ağacın altından kalkıp, yanındaki otoparkta duran bir arabanın üstüne atladı. Büyük çınar ağacının etrafı hep otlarla kaplıydı. İleride çocukların top oynadığı bir yer vardı. Ve hemen önünde otopark. Sabahtan beri otoparkta iki tane otomobil duruyordu. Bu otopark ve arabalar da kedilerin tehlikeden kaçabilmesi için iyiydi. Birçok kez köpeklerden bu arabaların altına kaçarak kurtulmuştu kediler. Ama bazen büyük saldırgan köpekler arabalara bile zarar veriyordu kedileri altından çıkarabilmek için. Öyle gözü dönmüş köpekler vardı. Arabanın üstü de sıcaktı. Oraya oturdu ve çevreye bakmaya başladı. Geliş yolunu da gözden kaçırmıyordu hiç. Bir kapı sesi duydu. Kendi evlerinin kapısıydı. Ses oradan gelmişti. Kendi evleri ile otopark arasında bir ev daha vardı. Evlerinden otoparka kadar da yürüme yolu. Ne güzel yerlerdi buralar. Bir defasında sahipleri kendisini başka bir yere götürmüştü. Onu başkaları sahiplensin diye. Ağaç yok, ot yok, güzellik yok, neredeyse hiç iyi şey yoktu. Kavga ettiği kedileri bile özlerdi orada kalsaydı. Yeni sahibi olacak kişiler de çok yabancı gelmişlerdi ona. Kalamazdı orada. Serbest bıraksalar kaçar ve hemen eve dönmek üzere yola çıkardı. Ama bırakmadılar. Çünkü Cingöz hiç olmadığı kadar ve kesintisiz biçimde bağırdı ve sonunda anladılar onu. Bırakmadılar orada. Kendi memleketi çok güzeldi gerçekten. Burada yaşamayı çok seviyordu. Kapı geri kapandı. Görmedi ama sesinden anladı. Biraz sonra o yöne baktığında kendini herkesten çok evin sahibi olarak gören kedi Karnıkar’ın geldiğini gördü. Yavaş yavaş, sallana sallana kendinden yana doğru yürüyordu. Dikkatle izledi onu. Karnıkar çok iri ve gösterişli bir kediydi. Ama huysuzdu. Aniden kavga çıkarabilirdi. Acaba niye öyle oluyordu? Demek kediler arasında da fark vardı. Kavga çıkarıyorsa, çıkarması gerektiği için çıkarıyor denilemez miydi? Denilebilirdi. İşte bazı şeyler de çok karmaşıktı yani. Karnıkar ile Cingöz aynı mıydı? Karnıkar sahiplerinin kendisinden önceki ilk kedisiydi. Erkekti. Eve gelen başka kedilerden hiç hoşlanmazdı. Cingöz’ü de sevmiyordu büyük olasılıkla. Ama yine de hata olmasın, özellikle Cingöz’ü sevmemek diye bir durum olamazdı Karnıkar için. Çünkü o da bir kediydi. Yalnızca sevmediği anlarda sevmezdi. Ama bu anlar da epey fazlaydı yani. Karnıkar geldi, yan komşu evin önündeki parka yakın yerdeki kamelyanın masasına oturdu. Çoğunlukla orda otururdu. İnsanlar varken bile otururdu. Hiçbir insan, hiçbir kedi ona bir şey demez, bir şey yapmazdı. İnsanlar konuşurlarken arlarında çok gösterişli olduğundan özellikle bahsederlerdi. Parlak tüyleri vardı. Güneş vurunca çok güzel parlardı. Onun da beyaz ve turuncuya yakın sarı tüyleri vardı ama deseni farklıydı. Bakışları da etkileyiciydi. Herkese saldırmış olan gri kedi bile bir kez olsun ona saldırmamıştı. Geldi masanın üstüne oturdu. Cingöz’ün içini daha çok heyecan kapladı. Şimdi sahibi gelecekti. Cingöz önden koşacaktı ama Karnıkar bu durumdan hoşlanmayıp, belki Cingöz’e saldıracaktı. Keşke Karnıkar’ı bu saatte çıkarmasaydı sahipleri. İnsanları anlamak da zordu bazen. Çoğunlukla yaptıkları şeyleri olacak olanın dışında bir kurgu, başka istekle yapıyorlardı ve bu onları değişik hale getiriyordu evet. Ama bazen de aniden ne olması gerekiyorsa sanki onu yapıyorlardı. Karnıkar dışarı çıkmak istemişti ve onu çıkarmışlardı. Neden bunun için başka şey düşünmemişlerdi acaba diğer zamanlarda yaptıkları gibi. Bir yere gitmek istediklerinde bile neden gitmeleri gerektiğine ilişkin gerekçeler üretirlerken bu konuda buna benzer gerekçeler üretme ihtiyacı neden duymuyorlardı? Yani sahibine göre Karnıkar istedi diye onu hemen dışarı çıkarmak gerekli miydi ki? İnsanlar, şeyler ve olan bitenler arasında hep bağlantı ve bir ayrı düzen kurmaya, yaratmaya çalışırlardı. Bazen de bunu yapmazlardı. Öyleydi işte.

Hava yavaş yavaş karamaya başlamıştı ve sahibi hala gelmemişti. Biraz dolaşsa mıydı çevrede? Hayır, şu an olmaz. Serinlik çöktü ve beklerken nihayet arabanın ışıkları göründü uzaktan. Cingöz hemen koştu arabanın yanına. Sonra da arabanın peşinden. Yarım dakika içinde park yerine ulaştılar ve sahibi aşağı indi. Çok mutlu oldu Cingöz, çok sevindi. Ayaklarına başını sürdü. Sahibi nasılsın dedi ona. Nar ağacının yanına varmadan birlikte, Karnıkar masadan atladı. Cingöz bekledi, devam edemedi yürüyüşe. Karnıkar yürümeye başladı. Sahibi Cingöz’e hadi sen dolaş biraz da sonra gel dedi. Bekliyorum.

Cingöz hemen evin diğer tarafından dolanarak balkon kapısına vardı ve kapıya vurdu. Kapıyı açtılar, girdi içeri. Karnıkar yoktu, kapıya kadar gelmiş ama içeri girmemişti. Muhtemelen yeniden masaya gidip yatmıştı. Cingöz pencere önündeki sepete atladı. Başını ayaklarının üstüne koydu. Kalbinin sesini daha çok duyuyordu şimdi sevinçten. Sahibi olan erkek, kadına dedi ki annem ben küçükken kedilere dokunmama izin vermezdi. Tabi ben gene de dokunurdum. Ama o izin vermek istemezdi. Dokunursan uyuntu olur derdi, yani sana alışır ve asla peşini bırakmaz. Annesinin öyle dediğini dedi ve sonra oturup yemek yediler.

ERTUĞRUL T. 

Güldür Güldür Show 319. Bölüm tek parça full HD izle

7’den 70’e herkesi ekran başına kilitleyen, ekranların komedi klasiği Güldür Güldür Show hız kesmeden devam ediyor.   ◾ Açılış: 00:00 ◾ Mış Gibi: 01:49 ◾ İğne Korkusu: 25:57 ◾ Tren: 49:24 ◾ Kıbrıslı Ev Sahibi: 01:02:38 ◾ Libido: 01:30:07 ◾ Paşa Abi 5: 01:50:18 Güldür Güldür Show Resmi Sosyal Medya Hesapları: https://www.instagram.com/guldurguldur/ Tweets by Guldur_Guldur […]

Read More

Kemal Kılıçdaroğlu ‘vizyon belgesini’ açıkladı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşması” sloganıyla İstanbul’da vizyon toplantısını gerçekleştirdi. Toplantının açılış ve kapanış konuşmalarını yapan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Bugün ülkenin kaderini değiştirme günüdür” dedi.   Cumhuriyet’in 100. yılına ve 2023 seçimlerine atıfta bulunulan “İkinci Yüzyıla Çağrı Buluşması” İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirildi.   Kılıçdaroğlu’nun daha […]

Read More

Almanya’ya göç eden doktorları neler bekliyor? – video haber

Son yıllarda Türkiye’den çok sayıda doktor Almanya’ya yerleşti. Peki, Türk doktorlarını Almanya’da neler bekliyor? İş bulma süreci nasıl işliyor? Dil, bariyer oluşturuyor mu? Çalışma koşulları nasıl? #dwbusiness #globaltalents YouTube kanalımıza abone olmayı unutmayın! Twitter: @dw_turkce https://twitter.com/dw_turkce Facebook: @dwturkce https://www.facebook.com/dwturkce/ Share on Social Media twitter facebookwhatsapp

Read More